Kazım Mirşan'ın Akademisyenlere Öğrettikleri

Güncelleme tarihi: 12 Eyl 2021

Türk Dili ağırlıklı olmak üzere eser miktarda Türk Kültürü bilgilerini kendi araştırmalarıyla, kendi düşün süzgeciyle bizlere aktaran Kazım Mirşan; yaşamı boyunca akademisyenler tarafından reddedildi. Ondan neler öğrendiklerini de açıkça kabul etmeyi reddettiler.



Kazım Mirşan
Kazım Mirşan

Kazım Mirşan, Türk Dili üzerinde çalışmalar yaparken CNRS Müzik Bilim İnsanı olan Halûk Tarcan'ın Cumhuriyet gazetesindeki köşe yazılarına rastlar.


Halûk Tarcan, tek dile karşılık gelen bir müziği Altay bölgesinde bulduğunu ancak söz konusu dili bir türlü bulamadığını ve mutlaka böyle bir dilin olması gerektiğine dair yazılar yazmaktadır. Kazım Mirşan da Halûk Tarcan'a ulaşarak "Aradığın dil, Proto Türkçedir ve ben, o dili biliyorum." demiştir.


Bunun üzerine Halûk Tarcan, derhal Kazım Mirşan ile irtibata geçer ve onun çalışmalarını inceler. Dahası ikna olur. "Hocam dediği Kazım Mirşan'a, yarısı ecnebice yarısı Türkçe olan "Proto Türkçe" ifadesine karşılık "Ön Türkçe" ifadesinin kullanılmasını teklif eder. Kazım Mirşan da bu öneriyi doğru bularak kabul eder. O gün itibarıyla Proto Türkçe yerine Ön Türkçe ifadesini kullanan araştırmacı ikili, yaşamımıza böylelikle Ön Türk ibaresini katmış olurlar.


Akademisyenler ve Türk dilinin, kültürünün, tarihinin evveliyatını inkarı meziyet bilenler, bu ifade üzerinde bilinçli ve koordineli bir şekilde provokasyonlara başlar. Kazım Mirşan'a, Halûk Tarcan'a karşı şahsi kinlerini bireyselleştirmenin bin bir türlü yolunu geliştirmeye başlarlar, bilimsellik adı altında...


Kazım Mirşan ve Halûk Tarcan'ın ortaya koyduğu birçok bulgu, akademisyenlerce ve Türk'ün öz kültürü ile dilini, tarihini kabullenmekte zorlanan gruplar; bulguları irdelemek yerine sadece reddetmek ve karalamakla meşgul olurlar.


Oysaki birçok kitapta gizlice Kazım Mirşan'ın bulgularından yararlanırlar...


Sadece Kazım Mirşan okurlarının ayırt edebileceği bu faydalanmaları, asla ulu orta dillendirmeyi kendilerine yediremezler. Çünkü onlara göre Kazım Mirşan ve Halûk Tarcan, aforoz edilmesi gereken ve zaten de aforoz edilmiş kişilerdir. Söylemlerine katılmak, akademik kariyerin zedelenmesi demektir.


Gelgelelim bugün...


Bazı üniversitelerin tarih bölüm başkanları bile, tarihimizdeki birçok Türk kahramanın adı diye bilinen kişilerin artık bu isimde olmadığını dillendirebiliyor ve bunu kendi bulgularıymış gibi lanse ediyor. "Bana göre bu ad, bu kişinin adı değil, unvanıdır." diyebiliyorlar ulu orta...


Bilge Han, bu konudaki en belirgin örnektir.


Çünkü Kazım Mirşan'ın tespiti bu konuda şöyledir:


Bilge Han adında biri yoktur. Bu bir ad değil, ilgili hükümdarın unvanıdır. -ge eki iyelik ekidir. Bugün Türk Dünyasında hâlâ da kullanılmaktadır. Özge kelimesi en bilinenidir. Keza öz kelime -ge eki ile bir araya geldiğinde "kendim" anlamında bir kelime olmaktadır. Bilge ise Bil kelimesine ek olan -ge eki ile Bil'e ait anlamı taşımaktadır. Yani Bil'in kendisi. Bil ise bugün il olan kelimenin daha üst seviyesi olan devlettir. Bir Oy Bil'de, At Oy Bil'de olduğu gibi Bil kelimesi devlet demektir. İllerin bir araya gelerek oluşturduğu federasyon veya konfederasyon yapı demektir. O dönemdeki illerin kendi parası, askeri ve yönetim biçimleri bulunmaktadır. Bunlara daha sonra şehir devletleri denilmiştir. Ancak bu şehir devletlerinin bir merkeze bağlı olduğundaki adın BİL olduğunu henüz akademisyenler bilmediği için zikredememiştir. Haliyle BİL-ge HAN, Hükümdar demektir. Ad değildir. Bilge Han veya Bilge Kaan namıyla tanınan kişinin gerçek adının yazıtlarda bulunmaması sebebiyle Kazım Mirşan da ilgili kişinin adının kayıtlarda bulunmadığını belirtmiştir.



Buna vaktiyle ısrarcı bir şekilde karşı çıkan akademisyenler bugün, Bilge Han ve buna benzer ifadelerin ad değil unvan olduğunu kabul ediyor. Tonyukuk da bu konuda bir diğer örnektir ve bazı profesörlerin, kürsü başkanlarının Tonyukuk yılı vesilesi ile çekilen belgesellerde gözümüzün içine baka baka, Kazım Mirşan'a demediğini bırakmayanların "Ben, Tonyukuk'un bir ad değil bir unvan olduğunu düşünüyorum." dediklerine şahit olabiliyoruz.


Fakat kendi bulguları olduğunu ortaya sürerek, ima ederek...

Yani şeklen bir kabul olmamakla beraber aleni itiraf da olmuyor...


Neyin itirafı olacaktır bu kabul?

Kazım Mirşan'ın doğru söylediğinin kabulünün itirafı olacaktır elbette. Ancak koca burunlar, bu anlamsız gururun en belirgin sancağı...


Kazım Mirşan'a "Haklı" dedikleri yerde birçok profesörlük tezi çöpe gidecektir.

Gitsin!

Ama giderse kariyer yerle yeksan olur...


Kişiler, kendi unvanları için gerçekleri nasıl da gizliyor, nasıl da çarpıtıyor ve kendileri lehine nasıl da kıvırıp kendilerine mal ediyor; olanlar ortada...


Çamur atanların da reddedenlerin de geçerli delilleri yok.

Sadece "kabul edilemez" deniyor. Doğru söz ile yanlış sözü yetkin bir şekilde ayırt edebilecek birikime sahip değiller. Kendi fikirleri bulunmuyor. Sadece o kaynaktan bu kaynağa dolanıp duruyorlar. Birilerinin buldukları arasında kendilerine yol bulmaya çalışıyorlar.


Diğer yandan Türk dillerine de hakim değiller.

Türk kültürünü, dilini, tarihini doğudan batıdan tüm ecnebi kaynaklardan taramayı onurlarına yedirebiliyorlar. Çince, İngilizce, Fransızca öğrenip bu devletlerin araştırmacılarının yaptığı kaynaklar üzerinden "böyleymiş bu iş, şöyleymiş" demeyi bilimsel buluyorlar. Ancak Türk dillerini öğrenip mesela gidip Türk yazıtlarını okuyamıyorlar.


Dünyanın her yerine yazılmış sayısız Türk yazısı içeren kalıntılar var. Bunlara ısrarla Batı'nın hoşuna gidecek şekilde "kim olduğu bilinmeyen medeniyete ait" demeyi şık buluyorlar.


Kazım Mirşan ise Almanya'da kemikler üzerine yazılan yazıları Türk dili bilgisi ile okuyabilmektedir.


Sözüm ona bazıları yedi sekiz dil bildiği için Kazım Mirşan'la boy ölçüşebildiğini el altından ima eder. Keza Kazım Mirşan, Doğu Türkistan - Gulca şehrinde Uygur Türklerinin arasında doğmuş biri olarak Çinceyi ana dili seviyesinde bilen bir Türktür. Haliyle iki tane ana dil seviyesinde bildiği dil vardır; Uygur Türkçesi ve Çince.


Aile aslında Güney Sibirya'dan Tümenlik Türkü. Rus baskısından dolayı büyük aile, Gulca'ya yerleşmiştir. Sonraları Çin zulmü sebebiyle ailesi tarafından Rusya'ya gönderilen Kazım Mirşan, Rusça da öğrenmiştir. Almanya'da kaldığı yıllarda Almancayı, İstanbul Teknik Üniversitesinde (İTÜ) okuduğu zaman İngilizceyi ileri seviyede öğrenmiştir. Tatar Türkçesi de Tümen Türkü olması sebebiyle ana dil seviyesinde hakim olduğu diğer bir dildir ki Tatar Türkçesi, Türk dilinin en köklü dilidir. Bu sebeple Mirşan, 9 tane net olmak üzere diğer Türk dillerine de genel olarak hakimdir.


Ruslar, Türkleri ona yüze bölmeden önce kümülüne "Tatar" derdi. Hatta Kurtuluş Savaşı sırasında Ermenilerin Ruslarla yazışmalarında Türkler için Tatar kelimesinin kullanıldığını görürüz. "RGVİA. Fon 2100. Sayı 1. Dosya 558. Sayfa 19-19" arkası adı ile kayıtlı olan bu belgede bu ifadeyi okuyabilirsiniz.


Belgedeki ilgili cümle şu şekildedir:


" Tüm Ermenistan’ın kırsalını iyi biliriz, buralarda bizden birçoklarının akrabaları vardır; bu nedenle kendi hayatımızı hiçe sayarak, akrabalarımızı ve tüm Hristiyan halkı Tatar boyunduruğundan kurtarmak için ordu saflarına katılmak istiyoruz. Katılmak isteyen yarın tamamen hazır olacak 170 kişinin listesini ekliyorum."


Tatar Türkçesi hakkında Kazım Mirşan'ın bizzat bana "Tatarcayı bilen diğer tüm Türk dillerini de kolaylıkla çözer" şeklinde ifade etmişti. Ancak bu ifade onunla yaptığım söyleşimde geçmiyor. Ölümüne yakın birkaç defa telefon görüşmesi yapmıştık. Fakat onunla yakın çalışmalar yapan Turgay Tüfekçioğlu, Kazım Mirşan'ı bir vakıf ile ortak video söyleşi projesi yaptığım zaman geniş bilgileri bizimle paylaşmıştı. Bu videodan Kazım Mirşan'ı, Turgay Tüfekçioğlu anlatımı ile dinleyebilirsiniz.


Kazım Mirşan'ın değil de Batılı araştırmacıların ortaya koyduğu Proto Turkish ifadesi, Halûk Tarcan'dan önce Kazım Mirşan tarafından da Proto Türkçe olarak dillendiriliyordu. Halûk Tarcan ile bu ifade dilimize "Ön Türkçe" olarak geçmiştir. Dil konusunda Ön Türkçe, kültür ve tarih incelemeleri için Proto Turk yerine Ön Türk denilmiştir.


Bugün bu ifadeleri bile kabul etmemek için ölesiye kendini yırtan, parçalayan asalak sürüsü mevcuttur. Israrla İngilizce söyleme ses çıkarmayıp Türkçe çeviriye deliren bir başka güruh da ayrıca var. Bir de bunları destekleyen güruh var... İçler acısı.


Çemkirgen ve ahlaka mugayir tavırlarıyla tanınan kitle üyelerinin Ön Türk alerjisi, Batının ve Doğu'nun Türk husumeti ile paralel ilerler.


Yoksa Kazım Mirşan, bir görüştür. Bakalım, inceleyelim neler var doğru olarak ve neler var bu söylemlerde yanlış olarak denilmesi Türk için, Türk'e göre, Türk'ten yana duruşu olanlarda ne türlü bir hastalık ortaya çıkarabilir ki? Kaldı ki hocamızın "reenkarnasyon" konusu başta olmak üzere Sümer yazıtlarına getirmeye çalıştığı yorumlarla devam eden çeşitli deneme fikirleri, bizler tarafından da eleştiri konusudur. Ancak eleştirimiz, konunun özünden bizleri uzaklaştırmamaktadır.


Halûk Tarcan ile yaptığım söyleşide kendisinin dile getirdiği üzere ve her zaman sık sık belirttiği üzere, Ön Türk çalışmasının bu minvaldeki kaynağı Kazım Mirşan'dır.


Halûk Tarcan'ın bana doğrudan ilettiği bilgiye göre Fransızcası mükemmel olan Halûk Tarcan, Kazım Mirşan'ın Batılı kaynak sayısını 300'den 1000'e çıkarmıştır. Bu aynı zamanda şu demektir. Sadece Fransa'da Halûk Tarcan'ın ulaştığı 700 adet Ön Türkçe üzerine yazılmış araştırma, kaynak bulunmaktadır. Daha sonra da kendine şiar edinerek, bu konulardaki yanlışların giderilmesi amacıyla Kazım Mirşan'ın çalışmalarına destek vermiştir. Onun öğrencisi olduğunu söylemekten de hiçbir zaman rahatsızlık duymamıştır.


Yani Kazım Mirşan'ın ünlü bir destekçisi olan Halûk Tarcan, o güne kadar kısıtlı alanda, kısıtlı sayıda ulaştığı kişiler seviyesini geniş kitlelere kadar bu çalışmanın duyulmasını sağlamıştır.


Elbette geçmiş zamanda da Kazım Mirşan'ı tanıyan çok kişi vardır ancak entelektüel camiadan aleni bir destekçiye ilk olarak Halûk Tarcan ile kavuşmuştur.


Halûk Tarcan da Kazım Mirşan gibi deli damgası yemekten nasibini almıştır. Ancak her ikisini de tanıyan biri olarak bendeniz, onlarda son anlarına kadar akıl tutulması bile yaşamadıklarını gördüm.


Hatta Muazzez İlmiye Çığ ile yaptığım söyleşi sırasında İlmiye hocamız 104 yaşındaydı ve onda da bunaklık alameti görmedim.


Birçok yıldır akademisyenlerin çoğunun, her şeyden önce vatandaşlık bilinci eksik kişiler olduğunu düşünüyorum. Haliyle vatandaşlık görevlerini yerine getirmekten aciz olduklarını da düşünüyorum. Muazzez İlmiye Çığ'ın bugün bile vatandaşlık görevi addederek şuraya buraya mektuplar yazdığını bizzat kendisi söyledi. Vakti zamanında da bu mektupların, o zamana kadar olanlardan bu adı taşıyan bir kitap çıkardığını da biliyoruz.


Akademisyenlerin vatandaşlık görevi kartvizit biriktirmek mi? Ya da unvanları üst üste koymak mı?


Haklı bir davanın savunucusu olan Kazım Mirşan'dan öğrendi