Türk Destanları Hakkında
- Elçin Tuva

- 19 Mar
- 5 dakikada okunur
Prof. Dr. İsmail Görkem : Türkiye’nin -ismi bizde saklı- bir ilindeki Anadolu Lisesinde Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak görev yapan bir meslektaşımdan, elektronik bir mektup (ileti) aldım. Mektubunda Türk destanları hakkında bazı sorular soruyor ve bunların cevabını vermemi istiyordu. Meslektaşımın mektubunu, kendisine 'ceffelkalem' yazdığım cevabı, ayrıca Türk destanları hakkındaki görüş ve düşüncelerimi bu yazıda sizlerle paylaşmak istiyorum.

Prof. Dr. İsmail Görkem
Erciyes Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi, 2006
Meslektaşımız, mektubunda belli başlı şu meseleler üzerinde durmaktadır:
1- Destan nedir, bu ‘tür’ün karakteristik özellikleri nelerdir?
2- ‘Destan’ türü, zaman içerisinde bir anlam genişlemesine uğramış mıdır?
3- Yapay destan nedir? Homeros’un ‘İlyada’ ve ‘Odyssisa’sı, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Üç Şehitler Destanı” ve Attilâ İlhan'ın ‘Cebber Oğlu Mehemmed’ şiiri ‘yapay destan’ olarak kabul edilebilir mi? Mehmed Âkif Ersoy’un ‘Çanakkale Şehitlerine’ şiirini ‘destan’ sayabilir miyiz?
1-Güzel sanatların önemli bir dalı da 'edebiyat'tır. Edebiyat; fikir, duygu, düşünce ve hayallerin güzel ve etkili bir biçimde ifade edilmesi sanatı olarak tanımlanabilir. Bu tanımdan hareketle edebiyatı, ifade vasıtaları bakımından 'yazılı edebiyat' ve 'sözlü (şifahî/oral) edebiyat' olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Konu Türk milleti olunca, o milletin 'sözlü edebiyat'ının da, 'sözlü' olarak yaratılmış, usta-çırak geleneği dairesinde öğrenilmiş/öğretilmiş ve kuşaktan kuşağa aktarılmış 'Türk Halk Edebiyatı' ürünleri olduğu anlaşılmalıdır. Bu ürünler; 'Anonim', 'Âşık' ve 'Tekke' Edebiyatı olarak, üçlü bir tasnife tabi tutulmuşlardır. ‘Folklor’un diğer faaliyet alanlarında olduğu gibi bu bölümlere ait folklorik ürünlerde de ‘sözlü olma’, ‘geleneğe bağlılık’, ‘çeşitlenme’, ‘anonimleşme’ ve ‘kalıplaşma’ görülür (bk. Dursun Yıldırım, “Türk Folklor Araştırmalarının Problemleri”, Türk Bitiği: Araştırma / İnceleme Yazıları, Akçağ Yay., Ank. 1998, s. 68-69).
Bir milletin ‘bir’ destanı mı yoksa, ‘birden çok’ destanı mı vardır? Bu tartışmanın Türk edebiyatı tarihi için de mevcut olduğu bilinmektedir. Ord. Prof. Dr. A. Zeki Velidî Togan, Türk destanlarında görülen ‘konu benzerliği’nden ve ‘bir’ millet ve ‘tek’ destan olacağı varsayımından hareketle, bir tek ‘Türk destanı’ olduğu kanaatindedir. Tarih öncesi dönemde Türklerin ‘şölen’, ‘yuğ’ ve ‘av’ (sığır) gibi, toplum üyelerinin hemen tamamının iştirak ettiği büyük törenler tertip ettikleri, bu törenlerde ‘şaman’ların önemli görevler ifa ettiği bilinmektedir. Zaten daha sonraları yapılacak ‘ozan-baksı geleneği’ şeklindeki isimlendirmede de, söz konusu sanatkârların ‘şairlikleri’ ile ‘destan/hikâye anlatıcılıkları’na göndermede bulunulduğu açıktır.
Sözlü edebiyattaki ilk ürünlerin ‘mitolojik’ metinler olduğu söylenebilir. Fakat bu ürünleri -‘gelenek’in ‘tür’ün icra töresi olduğu gerçeği dikkate alınarak- ‘tür’ bakımından ‘sabitlenmiş’ metinler olarak görmek mümkün değildir. Mitolojik metinlerin ‘destan’ türünü besleyen ön önemli kaynak olduğu, bir hakikattir. ‘Destan’lar –kanaatimce- milletlerin en eski ve ilk ‘edebî tür’leridir. Ayrıca bu ‘tür’de nazım, hece ölçüsüyle ve müzik âleti eşliğinde icrâ vb. gibi bazı hususların da önemli olduğu bir hakikattir.
Türk destanlarına yukarıda belirtilen çerçevede bakıldığında, ‘Manas Destanı’ hariç tutulacak olursa, bize intikal eden metinlerin büyük çoğunluğu, birer tarihî rivayetten öte gidemeyecektir. Bir başka yanlış anlama da, bu ‘tarihî rivayet’ ve ‘destan’ metinlerinin birer ‘tarih belgesi’ gibi kabul edilmesi eğilimidir. Bu bakış açısı yanlıştır; çünkü bu metinler, ancak birer ‘edebî metin’ olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla ‘sadece’ bu metinlerden hareketle, bir takım tarihî hakikatlere ulaşmak doğru değildir.
Türk tarihinde, yaşadığına inanılan/bilinen bazı kahramanların hayatları etrafında ‘destan’ veya ‘destanlar’ teşekkül etmiştir. Bu destanların ‘çekirdek’ kısımları doğrudan ‘tarih’ ile ilişkilidir. Ama bu kahramanların daha çok isimleri muhafaza edilerek, günümüze doğru farklı zaman ve mekânlarda ‘yeniden üretim’ (re-production) işlemine tâbi tutuldukları söylenebilir. Dolayısıyla biz bugün bir ‘destan’ metni içerisinde -ismi aynı veya farklı da olsa- farklı tarihî kişileri az-çok ayırt edebiliriz. O zaman yaşayan milletin belleğinde derin izler bırakan bir takım olaylar, sonraları ‘ozan/baksı’lar tarafından, bir müzik âleti (kopuz) eşliğinde ‘sanat eseri’ kalıbına dökülmüş; farklı sanatkârlar tarafından söylenen bu farklı ‘metin’ler halk arasında asırlarca –tekrar tekrar- icrâ edilmiştir. Daha sonraları, bir güçlü ‘ozan/baksı’ çıkarak bu anlatılan ‘hikâye’yi bir tertip ve düzene sokmuş veya yeniden nazma çekmiştir. (Manas Destanı, bu anlatılan üç aşamayı da yaşamış tek Türk destanıdır).
2- Türklerin İslâmiyet’i kabulünden sonra, eski Türk destan geleneği ile Asr-ı Saadet devri kahramanlıklarının hikâye edildiği ‘metin’lerin -Araplardan Farslara ve onlardan da biz Türklere intikal eden çeviri ve telif eserler- bir bireşimi olan ‘Battal-nâme’, ‘Dânişmend-nâme’ ve ‘Saltuk-nâme’ gibi eserler de eski Türk ‘sözlü’ destan geleneğinin bir devamı mahiyetindedir. Eski destanlarda görülen ‘alp’ tipi örnekleri, bu dinî-destanî metinlerde ‘gazi’ tipi kimliğine dönüşecektir.
‘Destan’ türü daha sonraları bir anlam genişlemesine uğramıştır. Aslen Farsça olan bu terim, örneklerini XIV. yüzyıldan itibaren görmeye başladığımız, ‘saz şairleri’nin ‘koşma’ tarzında ve daha az hacimli –bazen de mizahî konulu- eserlerine ad olarak verilir olmuştur: Züğürtlük Destanı, Fakirlik Destanı, Kıtlık Destanı vb. (Bu mesele hakkında Prof. Dr. Özkul Çobanoğlu’nun “Âşık Tarzı Kültür Geleneği ve Destan Türü” (Akçağ Yay., Ank. 2000) isimli kitabına bakılabilir).
3- ‘Yapma/yapay’ destan, ismi bilinen bir şâirin, bir millete ait kahramanlık ile ilgili bir ‘konu’yu ‘şiirleştirme/nazma dökme’ hadisesidir. (Bunlara ‘yazılı destan’ da denilebilir.) Meselâ rahmetli şâir Basri Gocul’un ‘Oğuzlama’ları bu cins eserlerden –kanaatimce- en başarılısıdır. İlyada ve Odysseia isimli destan metinlerinin eski Yunanlı sözel tarihçi Homeros tarafından yazıya aktarıldığı (zabt edildiği) bilinmektedir. (Eski Yunanlıların bugünkü Rumlarla, söz konusu ‘destanlar’ bağlamında hiçbir ilişkisi yoktur).
Durum böyle olunca, söz konusu ‘metin’leri birer ‘sözlü destan’ saymak zorundayız. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Üç Şehitler Destanı”, Attilâ İlhan’ın ‘Cebberoğlu Mehemmed’ şiiri birer ‘yapma destan’ ve Mehmed Âkif Ersoy’un ‘Çanakkale Şehitlerine’ şiiri ise, ‘tema’ olarak ‘destanî nitelikte bir eser’ olarak kabul edilmelidir.
Türk destan kahramanlarının ‘özgüven’leri, ‘irade’leri, ‘cesaret’ ve ‘kararlılık’ları gerçekten her şeyin üstündedir. Destan kahramanı Tanrı’ya inanır ama kendi başaracağı işleri de sadece O’na havale etmez. Yani kendi gücünü ve iradesini ortaya koymadan, her şeyi sadece O’ndan beklemez!.
Rahmetli H. Nihal Atsız “Türk Edebiyatı Tarihi” kitabında bilimsel olarak Türk destanlarını başarıyla incelemiştir. Onun “Bozkurtların Ölümü” ve “Bozkurtların Dirilişi” isimli eserleri ise, ‘roman’ formatı içerisinde Türk destanlarının anlatıldığı başarılı eserlerdir. (Roman sonraki baskılarda “Bozkurtlar” adıyla ve tek cilt olarak neşredilmiştir). Bir zamanlar, ülkemizin –solcu- aydınları Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı sorunları tahlil ederlerken, çocuk yaşlarında okudukları bu romanın kendilerine ‘derin/engin’ bir ‘bakış açısı’ sağladığını söylemişlerdi.
Almanya Eski Başbakanı Helmuth Kohl’ün bir sözünü ve bu sözün hikâyesini yıllar evvel Hürriyet gazetesinde “Yeter Söz Milletin” köşesinde Yalçın Bayer’in kaleminden okumuştum. 1990’lı yıllarda Türkiye’yi ziyareti esnasında, devlet erkânı, Başbakan Kohl’e İstanbul’da Boğazı gezdirmektedir. Eski TRT Genel Müdürü Cem Duna o sıralar AB Türkiye Temsilcisidir. Gazeteciler Kohl’e ‘Türkiye’yi AB’ye alacaklar mı?’ diye sorar.
Onun bu soruya cevabı –meâlen- şöyledir: “Dürüst olarak cevap vermemi isterseniz, söyleyeyim: Türkiye’yi AB’ye almazlar!”
Gazeteciler bunun sebebini sorunca, Kohl onlara şu cevabı verir: “Almanya’ya işçi olarak gelen Türkler, biz Avrupalıların beğenip de çalışmadığı en kötü işleri yaparlar. Birkaç ay çalıştıktan sonra, önce kazandıkları paranın birazını memleketine, ailelerine gönderirler. Daha sonra ise, ilk düşündükleri şey şudur: ‘Bu çalıştığım fabrikaya (iş yerine) nasıl ortak (sahip) olabilirim?’.
Hâlbuki bir Alman işçisi, yılın 11 ayında âdeta “eşek” gibi çalışır ve sonunda da bir ay tatil yapar. 11 ayda kazandıklarının tamamını, tatil yaptığı o bir ayda yer (harcar). Hiç şüpheniz olmasın ki, sizin insanlarınız da bu hâle gelince, Türkiye AB’ye girecektir!.”. İşte okur-yazar bile olmayan Türk insanına bu bakış açısını, mensup olduğu Türk kültürü, özellikle Türk dili ve Türk töresi kazandırmaktadır.
Yazımızı bir başka tarihî ‘rivayet’i aktararak bitirelim: Yanında bulunan hocalar-âlimler Fatih Sultan Mehmed’e, İstanbul’un fethi tamamlandıktan sonra, ‘bizim dualarımız olmasaydı, İstanbul’u zor fethederdiniz’ mealinde imalı sözler söylerler. Fatih de aniden belindeki kılıcını çekip kınından çıkarır ve onlara –kılıcını göstererek- der ki: “Bu olmasaydı, İstanbul zor fethedilirdi!”. İşte size, destan kahramanı gibi aklını, iradesini ve fiziksel gücünü başarıyla kullanan‘inançlı’ bir insan!



Yorumlar